Tam Sürüm Bilgini Göster : edebiyat dersi...


elem mire
29th August 2007, 12:42
arkadaşlar edebiyat dersinde okumanız gereken hikayelerin türkçelerini burdan edinebilirsiniz...


CAN – CAN


-“Biraz arabayla dolaşacağım” dedi eşine. –“Bir yada iki saat içinde dönerim”.
Normalde onu postane yada bir mağazaya gitmesi için yeterli birkaç dakikadan daha fazla evi terk etmezdi. Ama boş işlerle zamanını harcar, garip işlerle uğraşır, yaşamlarını sağlayacak boyama mesleğinden para kazanırdı. Eşi onu “Mr.Fix-it” diye çağırırdı.
-“Tamam”, dedi eşi gözleri parlar şekilde. Sanki kocası ona bir iyilik yapıyordu. Gerçekte eşinin evden ayrılmasını sevmezdi. O evdeyken daha güvende hissederdi. Ayrıca evdeyken çocukların özellikle bebeğin bakımına yardım ederdi.
-“Benden kurtulduğun için memnunsun değil mi?”, dedi.
-“Uh-huh”, dedi onu çok güzel, özlenecek biri yapan gülüşüyle.
Eşine arabayla dolaşmak için nereye gideceğini sormadı. Aslında merak etmiyordu. Ama içten içe kıskançtı.
Eşi paltosunu giydi ve onu izlemeye başladı. Oturma odasında büyük kızıylaydı. –“Can-Can yap, anne!” dedi çocuk. Eteğini çekti ve bacaklarını aşağı yukarı sallayarak eşinin yönünde Can Can dansını yapıyordu.
Arabayla dolaşacağını söylemişti ama bir cafeye gidecek ve Sarah ile buluşacaktı. Eşi Sarah’ı tanıyordu ama şüphelenmiyordu. Birlikte eşinin hiç haberdar olmadığı göl kenarındaki yazlık eve gideceklerdi.
-“Peki, hoşça kalın” dedi.
-“Güle güle”, dedi eşi halen dans ederken.
Bu bir kocanın eşinden bekledikleri değildi. Yani kocasının başka bir kadına gitmek için evde bıraktığı eşinin böyle davranması. Eşinden dikiş dikmek yada çamaşır yıkamak yada çocukların elbiselerini yamamak gibi ilginç ve çekici olmayan şeyler yapmasını beklerdi, Can-Can oynamasını değil. Çorap ve ayakkabısı yoktu, bacakları çok beyaz ve yumuşaktı. Sanki daha önce hiç onlara dokunmamış yada yaklaşmamıştı.
Aşağı yukarı havada hareket eden ayakları sanki onun önünde başını eğiyordu (nod). Çekici bir şekilde eteğinin iki ucunu birbirine katladı. Neden bunu onca zamandan sonra şimdi yapıyordu. Kocası gidemedi. Eşinin gözleri alaylı bir şekilde onlara bakıyor ve gülüyordu. Çocuk ise dans ettikçe annesiyle gülüyordu. Kocası evden ayrıldığında hala dans ediyordu.
Bu randevuyu ayarlamak için çektiği zorlukları düşündü. Sarah’ı kulübeden araması, Sarah’ı ofisinde araması (o da evli), Sarah’ın dışarıda oluşu. Onu tekrar araması ve meşgul sinyali. Madeni paranın düşmesi ve onu bulmak için kulübenin kapısını açması. Sonunda Sarah’ı bulup bir tarih kararlaştırmak için haftaya tekrar aramasının söylenmesi.
Cafede onun için beklerken, onun gelmemesini istemesi kendisini şaşırtıyordu. Buluşma saat 3teydi. 10 dakika geçmişti. Zaten sık sık geç kalırdı. Saatine ve onun arabası için pencereden dışarı baktı. Onunki gibi bir araba vardı ama onun değildi çünkü üzerinde bagaj kafesi yoktu. Saat 3:15 olmuştu. Belki de gelmeyecekti. Aslında eğer gelecekse bu saat onun için en uygun zamandı. 20 geçmekteydi. Umudu vardı, yani onun gelmeyecek olmasını umuyordu gerçekte. Eğer bunu umut edecekse neden görüşmeyi ayarlamıştı? Neden bilmiyordu ama şuan gelmemesini istiyordu. Çünkü tek istediği şuan bir sigara yakıp eski anıları için bir kahve içmek ve özel bir şey yapmamaktı. Belki tekrar araba ile dolaşırdı vicdanı hür bir şekilde. Ama saat 3.30 olduğunda Sarah gelmişti.
-“Ümidimi kesmiştim”, dedi.
Arabayla göl kıyısındaki eve gittiler. Onu kollarına aldığında sanki yaşamı buna bağlıymış gibi kollarındaki kadını düşünmüyordu.
-“Ne düşünüyorsun? diye sordu Sarah sonradan. Ondaki dalgınlığı (detachment) fark etmişti.
Bir süre cevap vermedi. –“Gerçekten ne düşündüğümü bilmek istiyor musun?”
-“Evet”, dedi endişeli bir şekilde.
Gizlice güldü. Sanki çok anlamsız aptalca bir şey anlatmak üzere olduğunu hissetti. –“Can Can dansı yapan birisini düşünüyordum”, dedi.
-“Oh!”, dedi Sarah sanki tekrar güven tazelemiş bir şekilde. –“Bir an için karını düşünüyor olmandan korktum”.
Yazar : Arturo VIVANTE
Can-Can : Hareketli bir Fransız dansı.
Hazırlayan : DeepBlue

-alıntıdır-

elem mire
29th August 2007, 12:51
SNOW

O soğuk geceyi hatırlıyorum. Bir yığın kütük (pile of logs) getiriyordun ve kollarını alçalttığında bir sincap atlayıvermişti. –“Burada ne yaptığını düşünüyorsun” deniştin ve o oturma odasına kaçmıştı. Sanki evi çok iyi biliyormuşçasına kütüphaneye doğru gitti ve ön kapının önünde durdu. Bir şiirin konusu dışında hiç kimse buna inanmayacaktı. Evdeki ilk haftamız kazılar yaparak ve duvar kağıdının altındaki duvar kağıtları gibi evin gizemlerini bularak geçmişti. Mutfakta Ping-Pong topları büyüklüğündeki mor üzümlerle süslenmiş altın beyazı sarmaşık kafesi vardı. Duvarları sarıya boyadığımızda, alt kısımda geriye kalan üzümleri düşündüm ve asmanın bazı bitkilerin geliştikçe bir şeyleri ittiği gibi ayrıldığını hayal ettim. Büyük kar geldiğinde senin yolu temizlemen gerekmişti (shovel the walk), şapkanı bulamayınca benden başına bir havlu sarmamı istemiştin. O beyaz havluyla karların çılgın kralı gibiydin. İnsanlar bizim birlikte olup şehirden ayrılıp kırsal kesime gelmemiz fikrini sevmişlerdi. Birçok insan bizi ziyaret etmişti ve şömine onların sanki şaşırtıcı hikayeler anlatmak istemelerini sağlıyordu : Dondurma kamyonunun kapısı açıldığında kapının sağ köşesinde duran çocuğun üzerine yığılan yüzlerce tatlı donmuş sular. Sahilde duran adamın parlayan kumları seyrederken, daha parlak gördüğü bir yerde eğilip elmas bir yüzük bulması. Acaba onlardan biri olacağımızı düşündükleri için mi böyle şaşırtıcı hikayeler anlatıyorlardı? Ama bunun işe yaramayacağını tahmin edebilmişlerdi. Bu bir çocuğa çaydanlık ve fincan vermek kadar ümitsizceydi. Çayırda dizlerimize kadar kara battığımız geceyi hatırlıyor musun? Bütün beyazlığı hızla döndüren rüzgar için gökyüzüne bakıyorduk. Sanki dünya ters düz oluyormuş gibi görünürdü. Kocaman Queen Anne çiçekleriyle dolu tarlaya bakardık. Sonra araba farları sönerdi, yeni düşen karlara doğru gidecek olan ilk bizim arabamızdı. Araba dış dünyadan açığa çıkmış gibi görünürdü.
Sen bunları farklı hatırlıyorsun. Sen meydanlara kurulmuş soğuğu hatırlıyorsun. küçük bir ışık kıvrımının aydan gecelere yavaş yavaş taşındığını hatırlıyorsun. Sonunda artık gökyüzünün karanlığı seni şaşırtmayacaktı. Karanlıkta saklanan sincabı hatırlıyorsun ama onun kaçmasını sağlayacak kapıyı değil. Ziyaretçilerimiz insanların her zaman anlattığı hikayeleri anlatıyorlardı. Bir gece bana hikaye anlatma konusunda ders vermek için –“Yaşam hakkında hikayeler anlatmazsak o yaşam çarpıcı, dramatik olurdu”.
Dramatik olan buydu : Çok geçmemişti, arabayla eve dönüyordum. Nisan ayıydı ve Allen ölmüştü. Bütün ziyaretçilerimi yerine kapı komşumuz Allen kötü zamanların iyi bir dostuydu. Eşiyle oturma odalarında oturdum. pencereden arka bahçeye baktım. Allen’in havuzu oradaydı. Üzerinde siyah plastik bir örtü vardı. Yağmur yağdıkça o örtü su toplardı ve sonunda betona kayardı. O gün ayrıldığımda bizim evimiz hakkındaki geçmişe döndüm. Üç yada dört çiğdem ön bahçede açmıştı. Karlar azalmıştı. Onlar için kendimi mahcup hissettim. Yarışamamışlardı.
Bu senin hikayeler böyle anlatılmalı dediğin tarzdan anlatılmış bir hikayeydi. Birileri büyür, aşık olur ve sevgilisiyle bir kışı kırsal bölgede geçirir. Bu elbette tartışmanın değersiz olduğu en yalın anlatımdı. Bu kar hala hızla yağıyorken kuşlara yem atmak kadar anlamsızdı. Büyük şeyler ölüyorken küçük şeylerin hayatta kalmasını kim beklerdi? Saniyeler ve semboller kalırdı anılarımızı hatırlamak için. Havuzun üzerindeki siyah kefen gibi. Aşk en kısa formunda bir kelimeye dönüşüverir. Hepsi hakkında hatırladığım tek şey bir kıştı. Kar. Şimdilerde bile “kar” derken dudaklarım sanki havayı öper.
Her zaman orada olan kar temizleme makinesi için hikaye anlatılmamıştı. Dar yoldaki – kan damarımızdaki karları temizlerdi. Ama hiçbirimiz kalbin nerede olduğunu söyleyemezdik.

Yazar : Ann BEATTIE



ALLITERATION
Bir cümlede aynı sesi tekrar etme : towel turban, crazy king
Unvoiced Consonants : (t, k, wh) kelimelerdeki yumuşaklığı ortaya çıkarır.

-alıntıdır-

Tercan Değerli
29th August 2007, 12:52
Paylaşım için teşekkür ederiz

celaldincbilek
29th August 2007, 12:57
ellerinize sağlık.

:)

DivingDeep
29th August 2007, 13:13
teşekkürler gerçekten:):)

pütül
28th October 2008, 20:38
snow hikayesinin son parağrafındaki metaphoru buldum.ama emin değilim.heart snowplow a mı benzetilmiş.yardımcı olabilir misiniz?şimdiden teşekkür ederim

HIDIR
28th October 2008, 23:37
arkadaslar kitaplar değişti dikkatinizi cekmek isterim....
short storyler değişmedimi.....

jade87
15th November 2008, 21:54
Evet Hepsi Degisti Malesef,peki Yeni Kitaplarin Ve Short Storylerin Türkçelerini Ve özetlerini Nerden Bulabiliriz?

balbassar
15th November 2008, 22:15
Bir soru da benden 1. vizede edebiyat sınavı için sadece syllabus pack in ilk 6 ünitesinden mi sorumluyuz? Kitaplardan çalışacak mıyız?

jade87
16th November 2008, 20:59
syllabus ta konuların özetlerı yer alıyor,sadece ona calısmak yetmıyor,kıtaptan da calısmak gerekıyor,ben kıtaba calısıyorum sonra syllabusa bakıyorum.

jade87
16th November 2008, 21:01
ya yenı short storylerın türkçelerini veya özetlerını buraya koyacak hayırsever bır arkadasımız yok mu,ben bulamıyorumm bır turlu:(

jade87
16th November 2008, 21:03
sadece the storm u bulabıldım,dıgerlerını arastırdım ama bulamadım,yardımlarınızı beklıyorum arkadaslar..

çikolataa
16th November 2008, 21:37
arkadaşım stormu nerden buldun peki bizede yardımcı olusan çok sevinirim.

jade87
17th November 2008, 13:01
FIRTINA - KATE CHOPIN
7/11/2008 · Kategori: KATE CHOPIN
(The Storm)
Yapraklar o kadar hareketsizdi ki, Bibi bile yağmur yağacağını düşündü. Mükemmel eşitlik bağlamında küçük oğluyla konuşmayı adet edinmiş olan Bobinot, çocuğun dikkatini boğuk, tehditkar bir gürültüyle, batıdan sinsi sinsi yaklaşan kara bulutlara çekti. Friedheimer’in dükkanındaydılar ve fırtına dinene kadar orada durmaya karar verdiler. Kapının orada iki fıçının üzerine oturdular. Bibi dört yaşındaydı ve çok akıllı bir çocuğa benziyordu. Gözlerini kırpıştırarak:
“ evet, anni çok koykucak” dedi.
Bobinot onu güven vererek “ kapıları kapatacaktır, belki bu akşam yardım için Sylvie’yi çağırır” dedi.
Bibi ince bir sesle “hayıy, Sylvie gelemeş, o dün yaydım etmiydi”
Bobinot, Calixta’nın çok sevdiği karides konservelerinden almak için tezgaha gitti. Sonra oturduğu fıçıya döndü ve fırtına patlak verirken elinde konserveleri tutuyordu. Fırtına ahşap dükkanı sarstı, uzaktaki tarlalardaki sabanları söküyordu. Bibi küçük elini babasının dizine koymuştu ve korkmuyordu.
II
Calixta evde, kendini güvensiz hissetmiyordu. Yan pencerelerden birinde oturmuş dikiş makinasında dikiş dikiyordu. Çok meşguldü ve yaklaşan fırtınadan habersizdi. Fakat çok sıcakladı ve yüzündeki ter damlalarını silmek için durdu. Bluzünün yakasındaki düğmeleri çözdü. Hava kararmaya başlamıştı ve birden durumu fark etti, aceleyle ayağa kalktı ve kapıları, pencereleri kapatmaya gitti.
Küçük avluya kuruması için Bobinot’un Pazar giysilerini asmıştı, yağmur bastırmadan onları toplamaya gitti. Dışarı adımını atar atmaz, Alcee Laballiere atıyla oraya geldi. Evlendiğinden beri adamı hiç görmemişti. Elinde kocasının giysileriyle öyle durdu ve yağmur koca damlalarla başladı. Alcee, atını tavukların toplaştığı, sabah ve tırmıkların olduğu yan çatının altına sürdü.
“ Fırtına dinene kadar sizde bekleyebilir miyim Calixta?” diye sordu.
“ Girin mösyö Alcee”
Adamın ve kendi sesi uykudaymış gibi kadını irkiltti ve kocasının yeleğini yakaladı. Atını bağlayan Alcee, ani çıkan rüzgarla az kalsın uçacak olan Bibi’nin örgü ceketini ve pantolonları yakaladı. Avluda kalmaya niyetlenmişti ama açıkta kalsa da farkı olmayacaktı, yağmur pencereleri dövmeye başlayınca, içeri girdi, arkasından kapıyı kapattı. İçeri yağmur girmemesi için kapıya bir şey dayamak gerekliydi.
“Vay ! Ne yağmur! İki yıldır böyle yağmamıştı, iyi oldu. Derken Calixta elindeki çuvalı yuvarlayıp kapı eşiğine koymaya çalışıyordu, Alcee de kadına yardım etti.
Evlendiğinden bu yana kadın biraz şişmanlamış ama canlılığından bir şey kaybetmemişti, mavi gözleri hala insanı eritiyordu ve sarı saçları rüzgar ve yağmurla dağılıp, alnına ve kulaklarına her zamankinden daha isyankar biçimde dolanmıştı.
Yağmur, bir yol bulup çatıyı kırıp sele sebep olmakla tehdit edercesine, oluklu alçak çatıyı kuvvetle dövüyordu. Oturma ve yemek odasındaydılar, her şeyin olduğu oda orasıydı. Bitişik yatak odasıydı, Bibi’nin kanepesi onun yatağının yanındaydı, odanın kapısı açıldı, abide gibi duran beyazlar içindeki yatak, kapalı panjurlarla esrarengiz ve loş görünüyordu.
Alcee, kendisini bir sallanan koltuğa attı, Calixta ise huzursuz bir şekilde yerden dikmekte olduğu pamuklu örtüyü aldı.
Kadın “ böyle giderse, Tanrı’m nehir taşacak!” dedi.
“Nehir taşsa ne olacak?”
“Ne olsun? Hem Bobinot ve Bibi dışarıdalar, umarım dükkandan çıkmamışlardır!”
“Umarım Bobinot hortumdan kurtulacak kadar düşüncelidir”
Kadın ayağa kalktı ve çok kederli bir yüzle pencereden dışarı baktı. Nemden buğulanmış olan camı sildi. Yapış yapış sıcaktı. Alcee de yerinden kalkıp, kadının yanına geldi ve onun omzunun üstünden dışarı baktı. Yağmur oluk oluk yağıyor, gri sisler içindeki koruluğun görülmesini engelliyordu. Şimşekler hiç durmadan çakıyordu. Bir tanesi tarlanın kenarındaki bir tespih ağacına düştü. Her yan pırıl pırıl aydınlandı ve gökgürültüsü evin içinde yankılandı.
Calixta, bağırarak, ellerini gözlerine götürdü ve geriye sendeledi. Alcee’nin kolları istemdışı bir hareketle kadını sardı ve kendisine doğru çekti.
Kadın “Bonte, sıra eve geldi!” diye bağırarak, kendini adamın kullarından kurtardı ve pencereden geriye çekildi. “Bibi’nin nerede olduğunu bilseydim!” Kendini tutamıyordu, bir yere oturamayacak haldeydi. Alcee, kadını omuzlarından kavrayarak yüzüne baktı. Düşünmeden kadını kollarına aldığı andaki, sıcak, titreyen vücudu, eski sevdasını ve arzusunu yeniden tutuşturmuştu.
Adam “Calixta, korkma, bir şey olmaz, sizin eve yıldırım düşmez boyu çok alçak, hem etraf yüksek ağaçlarla dolu, şimdi sakinleşecek misin? Haydi? Kadının alev alev yanan yüzündeki saçları arkaya itti, dudakları nar gibi kırmızı ve nemliydi, beyaz boynu ve bir an baktığı dolgun, diri göğsü adamı son derece rahatsız etti. Kadın korkuyla adama bakarken, duru mavi gözlerindeki mahmur ışıltı, farkında olmadan uyanan arzuya ihanet etti. Adam kadının gözlerine baktı, dudaklarını öpmekten başka hiçbir şey düşünmüyordu. Assumption’u hatırlamıştı.
Tutkulu bir sesle “Assumption’u hatırladın mı Calixta?” diye sordu. Ah! Kadın hatırladı. Assumption’da adam onu defalarca öpmüş, öpmüş, öpmüş ve kadını unutmak için ümitsiz bir kaçışa başvurmuştu. O zamanlar saf bir kumru gibi olmasaydı, bu öpüş olmayacaktı, savunmasızlığı onu korumuştu ve adamın şerefi galibiyetini engellemişti. Şimdi ise, dudakları, parlak boynu ve beyaz göğsü yasaksız bir şekilde tadılabilir görünüyordu.
Patlayan fırtınaya aldırmadılar ve adamın kollarındayken gökgürültüsü kadını güldürdü. Kadın, esrarengiz, loş odada üzerine uzandığı kanepe kadar bembeyaz bir ilahe gibiydi. dünyaya geliş sebebini ilk kez anlayan diri, esnek vücudu, güneşin güzel kokusunu ve nefesini ölümsüz dünyaya sunmaya davet ettiği krem rengi bir zambağa benziyordu.
İhtirasının yapmacıksız, saf, cömert, enginliği, daha önce kimsenin ulaşamadığı erotik duygularının derinliklerinde yanan, tutuşan beyaz bir alev gibiydi.
Adam, göğüslerine dokununca, zevkten titreyerek, kendilerini adamın dudaklarına sundular. Ağzı bir zevk çeşmesi gibiydi. Ve adam kadına sahip olduğunda, birlikte hayatın gizeminin sınırlarında baygın düşmüş gibiydiler.
Adam, kalbi güm güm atarak, nefesi kesilmiş, takatsiz kalmış, şaşırmış bir halde, kadının üzerinde uzanıyordu. Kadın bir eliyle adamın başını kavramıştı, dudakları hafifçe adamın alnına değmekteydi. Diğer eliyle teskin edici bir ritmle adamın kaslı omuzlarını okşuyordu.
Gökgürültüleri geçmeye başlamıştı sesleri daha uzaktan geliyordu, yağmur daha yumuşak yağarak ikisini uykuya davet ediyordu ama bu davete boyun eğmeye cesaret etmediler.
III
Yağmur dinmişti ve güneş yemyeşil dünyaya ışıltılı mücevherlerini saçıyordu. Calixta, avluda atına binmiş giden Alcee’nin arkasından bakıyordu. Adam döndü ve ışıldayan bir gülümsemeyle kadına baktı. Kadın sevimli çenesini havaya kaldırarak yüksek sesle güldü.
Bobinot ve Bibi, sarnıçta üstlerini başlarını temizlemek için durmadan eve yürüyorlardı.
“ Ah Bibi, annen seni görünce ne diyecek! Halinden utanmalısın! Temiz bir pantolon giymelisin, şunlara bak, ve üzerindeki şu çamurlara bak! Hiç senin gibi çocuk görmedim!”
Bibi’nin hali çok dokunaklı, perişandı. Bobinot kendisinin ve oğlunun sırılsıklam tarlalarda, yollardan geldiklerinin izlerini silmek konusunda vesvesenin ta kendisiydi. Bir çubuk alıp Bibi’nin çıplak bacaklarındaki ve ayakkabılarındaki çamuru dikkatle temizledi. Sonra en kötüsüne hazırlanarak, aşırı titiz ev hanımıyla karşılaşmak üzere arka kapıdan dikkatlice içeri girdiler.
Calixta, akşam yemeğini hazırlıyordu. Masayı kurmuştu ve şömine ateşinde kahve yapıyordu. Kocası ve oğlu içeri girince yerinden sıçradı.
“Ah! Bobinot! Döndün mü! Fakat çok endişelendim, sağanakta neredeydiniz? Ya Bibi, ıslanmadı ya? Bir şey olmadı değil mi? Bibi’yi yakalamış, çoşkuyla öpüyordu. kadın adamın ıslanıp ıslanmadığını yoklayıp, onların sağ salim dönmelerinden sevindiğini görünce, Bobinot, yol boyunca düşündüğü mazeretler ve özürleri unuttu.
Bobinot, cebinden konserve kutusunu çıkartıp masaya koyarken “sana karides getirdim Calixta” dedi.
Kadın, “Ah, Bobinot çok iyisin, bu akşam ziyafet çekeceğiz!” diyerek kocasının yanağından öptü.
Bobinot ve Bibi rahatlayıp, keyiflerine bakmaya başladılar ve üçü masaya oturduklarında kahkahalar, gülüşmeler ta Laballiere’den duyulabilirdi.
IV
Alcee Laballiere, o akşam karısı Clarisse’ye bir aşk mektubu yazdı. Şefkatli bir özenle yazılmıştı. Karısına dönmekte acele etmemesini, o ve bebekleri Biloxi’yi sevdilerse bir ay daha uzatmalarını söyledi. Kendisi iyiydi, onları özlemesine rağmen, sağlıkları ve mutlulukları ilk planda tuttuğundan bu ayrılığa biraz daha katlanabilirdi.
V
Clarisse’ye gelince, kocasının mektubunu alınca sevindi, o ve bebekler iyiydi. Herkes çok iyidi, eski arkadaş ve tanıdıklarının çoğu körfezdeydi. Evlendiğinden beri ilk kez tek başına seyahat etmesi onu gençkızlık günlerinin özgürlüğüne götürmüştü. Eşine bağlı olduğundan dolayı, evlilik hayatlarının mahremiyetine bir süre daha ara vermeye istekliydi.
Böylece fırtına dindi ve herkes mutlu oldu

jade87
17th November 2008, 13:03
the storm un türkçesi bu arkadaslar,inş isinize yarar,ben dıgerlerını de bulmaya calısacam ıns bulabılırımm:)

çikolataa
17th November 2008, 14:07
arkadaşım çok saol yaramaz mı tabi yarar işimize ellerin dert görmesin..

balbassar
17th November 2008, 18:53
paylaştığın için teşekkürler...

jade87
18th November 2008, 17:33
arkadaslar bu da O'Henry-the gift of the magi nin türkçesi,paylasmak istedim...:smiley1:




Tam bir dolar seksen yedi senti vardı. O kadar, ne bir sent eksik, ne bir sent fazla!.. Bunun da altmış senti penniden ibaret ufaklıktı. Bu pennileri teker teker bakkal, kasap, manavla çekişe çekişe pazarlık ederek ve her defasında satıcıların cimrilik isnatları karşısında utancından kıpkırmızı kesilerek biriktirmişti. Della paraları üç defa saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar! Halbuki ertesi gün Noel'di.

Kendini odadaki partal divanın üzerine atıp hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka çare yoktu. Della da böyle yaptı.

Della'nın evi, haftada sekiz dolara tutulmuş mobilyalı bir apartman! Tasvire değer bir hali yok. Tam bir fakirhane!

Aşağıda antrede, içine tek bir zarf sığdırmaya imkân olmayan bir mektup kutusu ile ölümlü bir elin asla çaldıramayacağı bir zil vardı. Kapıda da "Mr. James Dillingham Young" ismini taşıyan bir kart asılı idi.

Mr. James Dillingham eve geldiği vakit size evvelce Della diye takdim ettiğimiz karısı kendisine "Jim" diye hitap eder, boynuna sarılarak onu bağrına basardı.

Gözyaşları dindikten sonra Della eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı. Pencerede durarak apartmanın o kasvetli arka avlusundaki bulut rengi bir parmaklık üzerinde yürüyen bulut rengi kediyi aptal aptal seyretti. Ertesi günü Noel'di. Jim'e bir hediye alabilecek yalnız bir dolar seksen yedi senti vardı. Bu pennileri aylardan beri birer birer biriktirmişti. Halbuki şimdi hiçbir işe yaramadıklarını görüyordu. Haftada yirmi dolara pek bir şey yapmaya imkân yoktu. Masraf umduğundan fazlaya çıkıyordu. Zaten her zaman öyle olur!.. Şimdi Jim'e hediye alacak yalnız bir dolar seksen yedi senti vardı. Sevgili Jim'ine güzel bir şey almak hususunda hülyalar kurarak bir çok mesut anlar yaşamıştı. Güzel, nadir, parlak bir şey, Jim'e ait olmak şerefi ile az çok mütenasip bir hediye.

Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın önüne attı. Gözleri pırıl pırıl yanıyordu, ama yirmi saniye içinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü.
James Dillingham Young Ailesi'nin iftihar ettikleri iki şeyleri vardı. Birisi Jim'in babasından intikal eden ve aslında büyük babasına ait olan altın saat, diğeri ise Della'nın saçları idi. Apartmanın hava deliğinin karşı tarafında Saba Melikesi otursaydı Della, kraliçenin mücevherlerini kıymetten düşürmek kastiyle, o güzel saçlarını pencereden dışarı sarkıtırdı. Hazreti Süleyman apartmanın kapıcısı olsa ve bütün servetini, elmaslarını, bodrumda bulundursaydı, Jim ihtiyarı kıskandırıp hasetle sakalını kaşıttırmak için önünden her geçişinde cebindeki saati çekip bakar gibi yaparak gösterirdi.

Della'nın saçları altın renkli bir çağlayan gibi parlayarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve bir elbise gibi vücudunu örttü. Bununla beraber Della, saçlarının uzun müddet böyle kalmasına müsaade etmedi. Sinirli ellerle hemen topladı. Bir aralık bir an için durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı tüyleri dökük halıya bir iki damla gözyaşı aktı.

Della, gözlerinin yaşı kurumadan kahverengi ceketini kapıp aynı renkteki şapkasını başına geçirdiği gibi, eteklerini savurarak kapıdan fırladı. Merdivenleri inip sokağa çıktı.
"Mm. Sofronie. Her nevi saç levazımı" ibaresini taşıyan bir tabelanın önünde durdu. Bir hamlede kendini yukarıda buldu. İriyarı, süt beyaz, soğuk bir kadın olan Madam Sofronie'ye nefes nefese:

- Saçlarımı alır mısınız?diye sordu. Madam:
- Saç alırım ama şapkanı çıkar da bir bakalım, cevabını verdi. Della altın renkli, çağlayana benzeyen saçlarını döküverdi.

Madam, saçları pişkin bir alıcı eli ile bir yokladıktan sonra.
- Yirmi dolar, dedi.

Della:
- Peki. Derhal, cevabını verdi. Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üstünde uçar gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu. Edebiyat bertaraf, Jim için istediği hediyeyi bulmak arzusu ile dükkânların altını üstüne getiriyordu.

Nihayet bulabildi. Hassaten Jim için yapılmış bir şey? Dükkân dükkân gezmiş, hiçbirinde buna benzer bir şey görmemişti. Platin bir saat zinciri. Kıymeti, fazla gösterişli süslerde değil, deseninin sadeliğinde ve kibarlığında idi.
Bütün iyi şeyler böyle olmalıdır. Zincir Jim'in o emsalsiz saatine layık derecede güzeldi. Della ilk nazarda kararını verdi. Zincir tıpkı Jim gibi idi. Gösterişsiz, fakat kıymetli. Kocasını da, zinciri de aynı şekilde tarif etmek mümkündü, yirmi bir dolar verdi. Bu zinciri taktıktan sonra Jim artık, saatine nerede olsa bakabilir, daha doğrusu bakmaya heveslenebilirdi. Halbuki, şimdi o emsalsiz saate, bir kayışa asılı olduğundan hep gizleyerek bakıyordu.

Eve avdet ettikten sonra Della'nın sarhoşluğu biraz geçti. Aklı başına gelerek ihtiyatlı hareket etmeyi düşündü. Saç maşalarını çıkartarak hava gazını yaktı. Ve aşkla cömertliğin birleşmesinden doğan tahribatı tamire koyuldu. Sayın dostlar, burun kıvırıp geçmeyin. Bu her zaman muazzam bir iştir. Müthiş bir iş!.
Kırk dakika zarfında saçları mektep kaçağı bir çocuk kafası gibi kıvrım kıvrım olmuştu. Della aynadaki aksini tenkitçi bir nazarla uzun uzadıya dikkatle seyretti.
Kendi kendine:

- Jim bu halimi görüp de ilk bakışta öldürmezse iyi. Tiyatro kızlarına benzetecek ama ne yapayım. Bir dolar seksen yedi sentle ne alınabilirdi ki, dedi.
Yedi buçukta kahve pişirilmişti. Tava da sobanın arkasına yerleştirilerek ısıtılmış olan pirzolaları kızartmak üzere hazırlanmıştı.

Jim, hiç geç kalmazdı. Della zinciri avucuna alarak kapının yanındaki masanın başına oturdu. Kocasının, merdivenlerin ilk basamağındaki ayak seslerini duyunca bembeyaz oldu. Gündelik, en basit şeyleri için dua etmeyi adet etmişti.

- Büyük Allahım! Yalvarırım sana, ne olur, saçlarımı beğendir, diye mırıldandı.
Jim kapıyı açtı ve içeri girip arkasından kapadı. Zayıf ve pek ciddi bir hali vardı. Zavallı henüz yirmi iki yaşında, aile yükü taşıyordu. Yeni bir pardösüye ihtiyacı vardı, ellerinde eldiven yoktu.

Odaya koku almış bir av köpeği gibi etrafına kayıtsız bir halde bakınarak girdi. Gözleri Della'ya dikilmişti. Della bu dik nazarların manasını anlamayarak korktu. Bu nazarlar ne hayret, ne hiddet, ne dehşet, ne beğenmemezlik, yani genç kadının hazırlandığı hislerden hiçbirini ifade etmiyordu.

Jim, yüzünde o garip ifade ile nazarlarını karısına dikmiş sadece bakıyordu.
Della masanın yanından kıvrılarak yaklaştı.

- Jim, şekerim ne olursun öyle bakma, diye yalvardı. Saçımı kesip sattım. Noeli sana hediye almadan geçiremezdim, ölürdüm. Ne olacak yine büyür. Affediyorsun değil mi? Ne yapayım başka çarem yoktu. Saçlarım çabuk büyür. Unutalım bunu, haydi Jim, şekerim. Noel'in mübarek olsun de de barışalım. Ne güzel ne hoş bir hediye aldığımı tasavvur edemezsin, dedi.

Jim zihnini yoracak kadar düşünüp taşındığı halde bir türlü anlayamamış gibi yavaş yavaş:
- Saçını mı kestin, dedi.

Della:
- Kesip sattım. Bu halimi beğenmedin mi? Eskisi kadar sevmedin mi? Saçsız da yine aynı insan değil miyim, diye yalvardı.

Jim etrafına şaşkın şaşkın baktı. Nihayet aptallaşmış gibi:
- Saçımı kestim mi dedin, diye cevap verdi.

Della:
- Evet, kesip sattım diyorum, diye izah etti. Yavrucuğum bu akşam Noel! Beni mazur gör, affet. Senin uğruna gitti, deyip ciddi bir tatlılıkla:
- Saçlarımın tellerini saymak belki mümkündür ama sana olan sevgimi ölçmek imkânsızdır. Şekerim, pirzolaları ateşe koyalım mı? diye sordu.
Jim, daldığı rüyadan uyanır gibi oldu. Della'cığını kollarına aldı, pardösünün cebinden bir paket çıkararak masanın üstüne attı.

- Dellacığım, aldanıyorsun. Saçını nasıl kesersen kes, hiç fark etmez. Sana olan sevgimde hiç değişiklik yapmaz. Paketi açarsan birdenbire neden afalladığımı anlarsın, dedi.

Della beyaz parmakları ile kâğıdı yırtarak ipleri kopararak paketi açtı. Açmasıyle feryadı basması bir oldu.

Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Paketten Della'nın Broodway'de bir vitrinde görüp uzun müddettir arzuladığı taraklar çıkmıştı. Kaplumbağa kabuğundan yapılmış elmas kenarlı o güzel taraklar işte önündeydi. Renkleri de saçlarına ne kadar uyuyordu. Pahalı olduklarını bildiğinden hiç ümide kapılmadan beğenmiş ve arzulamıştı. Hiç beklemediği olmuştu. Ama ne çare ki pek tamah ettiği bu canım tarakları süsleyecek lüleler gitmişti.

Della nihayet kendini toplayarak kocasının getirdiği hediyeleri bağrına bastı. Gülümseyerek kocasına baktı.

- Şekerim, saçım pek çabuk uzar, deyip tüyleri tutuşan bir kedi gibi yerinden fırlayarak:

- Ay unutuyordum, diye bağırdı. Jim alınan güzel hediyeyi görmemişti. Della avucunu açarak sevinçle kocasına uzattı. Bu kıymetli, fakat donuk maden genç kadının ruhundaki ateşin aksi ile parlar gibi oldu.

- Şekerim, güzel değil mi? Bütün şehri altüst ettikten sonra bulabildim. Saatini ver bakalım nasıl yakışacak, dedi.

Jim, Della'nın dediğini yapacak yerde kendini sedire attı. Ellerini başının arkasına koyarak gülmeye başladı.

- Della sevgilim, Noel hediyelerimizi bir kenara koyup bir müddet saklayalım. Bugünkü halimize uygun değil. Biraz fazla. Tarakları almak için saati sattım. Pirzolaları koy bakalım ateşe, dedi.
....
İsa'ya doğduğu zaman hediye getiren Mecusiler akıllı insanlardı. Noel'de hediye vermek adetini onlar keşfettiler. Akıllı oldukları için daima uygun hediyeler getirirler ve çift olanları değiştirirlerdi.

Birbirleri için en kıymetli şeylerini feda eden iki akılsız gencin bir vakasını hikâye ettim.
Fakat bugünün akıllı gençlerine şunu hatırlatmak isterim.. Bu iki gencin birbirine verdikleri hediyeden daha uygunu olamazdı. Alıp verilen armağanlar arasında bunlarınkinden daha uygunu yoktur. Günümüzün hakikaten kıymetli insanları işte bu gibilerdir.
....

çikolataa
18th November 2008, 18:35
saolasın arkadaşım...

balbassar
19th November 2008, 21:28
yaa siz bu Literature kitabından nerelere çalışıosunuz? syllabusdaki konularla bu kitap birbirinden farklı gelio bana. diğer derslere başlamadım bile. off!! :(

jade87
19th November 2008, 23:33
valla ben ılk2unıtede genelde terımlere calısıyorum,syllbusta olanlarr..fable,parable,tale ve her bırı ıcın ornek verılmıs olan kısa hıkayelr var onlara baktımm,dıger unıtelerdede zaten eserler varr sadecee.everyday use,the storm..onlara calsııyorumm...

balbassar
19th November 2008, 23:37
off ben daha yeni başladım. çok paniğim. yetiştirebilirim inşallah.

jade87
19th November 2008, 23:42
valla bende aynıı,cok korkuyorum yaaa,ıns yetıstırırız.:smiley5:

çikolataa
20th November 2008, 13:20
ben edebiyata başlamadım bile...diger dersleri halledik en son ona başlamayı düşünüyorum..yetiştiririz arkadaşlar inşşş....

balbassar
20th November 2008, 19:42
ben edebiyata başlamadım bile...diger dersleri halledik en son ona başlamayı düşünüyorum..yetiştiririz arkadaşlar inşşş....

en kalını (!) o ya sonraya bırakırsam hazmı zor olur die korkuyorum ben :D

çikolataa
20th November 2008, 23:45
öle ama kafam allak bullak oluyor hepsini çalışırken.ilk diger dersleri hemen çalışıp edebiata çok uzun zaman ayırmaya çalışıyorum.digerlerini tekrar ederim yani edebiyatı unutmadan taze taze girerim die düşünüyorum ama inş yanlış bir yol izlemiyorumdur,izlemiyoruzdur...

çikolataa
20th November 2008, 23:48
arkadaşlar edebiyattan kesinlikle roman yada o iki hikaye yok degil mi?our day out la the merchant of venice.sadece kalın kitaptan 6ünite ve syllabustan da destek alcaz.bukadr dimi ben yanılmıyorum..

olive
21st November 2008, 02:11
evet arkadaşım sadece söylediğin konularr varr:smiley2:

çikolataa
21st November 2008, 14:25
tamm tşk ederim olive:smiley4:

olive
21st November 2008, 17:51
ricaa ederimm canımm inş hepbaraberr bu sene 4 oluruzz finaldeee:smiley4:

çikolataa
21st November 2008, 20:11
inş canım yaa mezun oluruzzz.Allah yardımcımız olsun..

jade87
21st November 2008, 21:39
amin hepımızın tek temmnısı bu zatenn,acaba o gunlerı gorebılecekmıyız:smiley1:

çikolataa
21st November 2008, 22:34
görcez arkadaşlar görcez başka çaremiz yok okul uzatmakkk yokkk ya hem bu derslerden mi korkcaz arkadaşlar:smiley8.çok kolay bu dersler yaa..(kendimizi motive edelim)

jade87
22nd November 2008, 13:56
inş. arkadasım yaaa:)

balbassar
24th November 2008, 12:29
A & P üzerine yazılmış essayler var burda. bana faydalı geldi. belki size de fikir verebilir.
http://www.exampleessays.com/viewpaper/33851.html

bu da Chuang Tzu's "Independence"

http://www.k-state.edu/english/baker/english320/sg-Chuang_Tzu-I.htm

jade87
24th November 2008, 15:47
teşekkürler balbassar,bu hıkayeden bısı anlamadım zaten ben,cok karısık geldı bana.